KİŞİLİĞİMİZİ YOĞURANLAR
Puslu bir İstanbul sabahı ve
günlerden Cumartesi. 1987
yılı ve ben hem
üniversitenin hazırlığında
okumakta aynı zamanda da
çalışmaktaydım. Bir
yerlerden, o günlerde hala
günlük gazete olarak
yayınlanmakta olan Günaydın
gazetesi elime geçmiş spor
sayfasını da bitirdikten
sonra sıra ilave sayfalarını
okumaya gelmişti. Bir kaç
magazin haberinden sonra
gözüm ikinci sayfada
yayınlanan bir röportaja
takıldı. “Maket
Ustası, Yanında çalışacak
Gönüllüler Arıyor” başlığı
altında plastik kitlerden
gemi maketleri yapıp bunları
pazarlayan kişinin öyküsü
dikkatimi çekti. Röportajı
yutarcasına okuyup sonuna
geldiğimde hayretle
irkildim.
Maket
ustasının adresi oturduğum
evden sadece 2 sokak ötede
idi ve ben kendi çapında
maket
yapmakla uğraşıp ta evinde
bu hobiyi gerçekleştirmek
için
yeterli mekan bulamayan bir
kişi olarak bu ustanın
sunduğu imkanı değerlendirip
değerlendiremeyeceğimi
düşündüm hemen. Sonra
düşünmeyi bırakıp bir
ziyaret edeyim dedim ve
hemen evden fırladım gazete
eki elimde. Ustanın dükkanı,
apartman dairesinin altında
bir mahalle bakkalına komşu
idi. Ustayı görmeden evvel
bu bakkal dükkanının
sahibinin meraklı bakışları
ile karşılaştım. Daha sonra
saygı ile söz edeceğim ve
hala çok iyi bir dostum olan
yaşlı, benim tabirimle; LAZ
Bakkal dan başkası değildi
bu. Meraklı bakışları geride
bırakıp soğuk havayı
iliklerimizde hissetmeye
başladığımız o malum
İstanbul akşamlarından
birinde ustanın dükkanına
hızlı bir giriş yaptım. İyi
aydınlatılmış, sağ yanı
yaklaşık 5 metrelik boylu
boyunca çalışma masası ile
kaplı sıcak tek odalı bir
dükkandan ibaret bu yerde
tezgah üstünde bulunan
maket
yapımı
için
gerekli olan ve o gün
gerekliliğini bilmediğim
daha bir sürü malzeme,
tezgah üstünde yer
almaktaydı.
Maket
boyaları, fırçalar, boya
incelticileri, kretuarlar ve
diğer kesici ve delici
aletler yanı sıra firkete
veya ataç gibi malzemelerde
dikkatimi çekti. Kendimi o
anda Ali baba ve kırk
haramilerdeki hazine odasına
hapis olan ve sihirli
lambayı bulup ta ovalamak la
ovalamamak arasında kararsız
kalan Alaattin gibi
hissetim. Sonra içeriye
girerken kapının üstüne
yerleştirilmiş minik
çanların sesleri ile
uyarılan ustanın biraz sert
ama yinede güven veren
bakışları ile karşılaştım.
Biraz da hüzün dolu bu
bakışlar ” Merhaba hoş
geldiniz, şu anda bir
görüşme yapıyorum daha sonra
sizinle ilgileneceğim,
isterseniz tezgah önüne bir
sandalye çekip oturun ve
sıcak bir çay alın yeni
demledim” diyen tok,
anlaşılır güzel bir Türkçe
ile beni oturmaya sevk eden,
ses tonu karıştı ve hafızama
yeni ve güzel bir dostluğun
başlamak üzere olduğunu
hissettirdi.
Artık sık sık
Maket
Ustasının dükkanına gider
olmuştum. İlk günlerde beni
sınamak
için
verdiği Nina adlı ufak, çift
direkli, kayıktan bozma (
Kristof Kolomb un
gemilerinden biri - Nina ,
Pinta , Santa Maria )
yelkenliyi kısa sürede onun
deyimiyle mükemmele yakın
bir şekilde boyamış ve monte
edip, etrafı camla kaplı,
tabanı aynadan, kutu
içerisine yerleştirilmek
üzere ustama teslim
etmiştim. 2. sınav orta
derecenin üstünde 3 direkli
bir kalyonun maketi idi. Bu
gemi beni gerçekten çok
heyecanlandırmıştı.
Parçalarını boyamak
için
sabırsızlanıyordum fakat
kuralları da unutmamam
gerekiyordu. Birçok kuralın
içinde birkaç ana kuralda
vardı.
Bunlar,
1- Gemi maketini, bütün parçalarını algılamadan, nerede
kullanılacaklarını
öğrenmeden boyamaya geçme !
2-Teneke içersindeki
maket
boyasını, en az beş dakika
karıştırmadan asla boyamaya
geçme ! Asla ve kata, boyama
işlemi öncesi ve sonrası,
fırçalarını titizlikle
temizlemeyi ihmal etme. Bu
saydığım kurallar, halen
saygı ile takip etmekte
olduğum kurallar olup bana
faydaları çok fazladır.
Maketçilik anayasasının ilk
sözü ise şu idi ustam
için
- Bir kadın asla maketçi
olamaz…… Bayan okurlarımdan
özür dileyerek ustamın bu
sözlerine katıldığımı ve
bunun
için
geçerli sebeplerim olduğunu,
ileride bu sözü destekleyen
örnekleri yazımda
bulabileceğinizi belirteyim
( İstisnalar kaideyi bozmaz.
) Neyse bu kadar
gevezelikten sonra gelelim
2. sınava. Geminin ismi La
Sirene.Yani ‘’Deniz Kızı’’
idi. Doğrusu, çok parçalı,
40 kadar topa sahip olan ama
aslında tarihte hiç var
olmamış bu ticaret gemisi
1600 lü yıllara ait olan
kalyonların tüm
özelliklerini üzerinde
taşıyan hayali bir gemi
olacaktı. Çok renkli,
yelkenleri ve direkleri ile
gösterişli,güverte detayları
ile bu işten anlayanları
kendine dikkatle baktıracak
olan bu gemiye başlamadan
önce, ismi Nina olan ilk
yaptığım geminin İzmirli bir
meraklıya satılmış olması
beni daha da
heyecanlandırmıştı. Ustam ,
gemimin satıldığını
söylerken bana karşı olan
gurur dolu hislerini ancak
gözlerindeki ışıktan
yakalayabilmiştim. Ona göre
çok normal olan sonuç benim
için
büyük bir ticari başarıydı.
O yine sakin bir şekilde
payıma düşen parayı bana
uzatıp elindeki
maket
yapımına dalmışken ben çok
sık bir hayal yumağı içine
dalmış kendi
maket
atölyemi kurmuştum bile ! (
İlk hata)
Günler hızla geçip hava daha
da soğumaya başlayınca
Ustamın küçük maketçi
dükkanı daha havasızlaşıyor
kapalı kapılar ve camlar ile
küçük dükkanda çalışmak daha
da güçleşiyordu. Artık dört
kişiydik. Gazete haberinden
sonra Mimar Sinan
Grafikerlik bölümünde okuyan
iki bayan, ustamın yanında
çalışmaya başlamıştı.
Sadece,
maket
parçalarını Ustamın tarif
ettiği şekilde gerekli
renklere boyuyorlardı. İşe
başladıkları ilk günlerde
ustam, anayasasının ilk
sözünü, işlerin
yoğunluğundan, unutmak
isteyip kızlara
maket
yapmaları
için
ful kit setini verse de,
hata yaptığını kısa sürede
anlayıp kızlardan sadece
maket
parçalarını boyamalarını
istemişti. Dolayısıyla
dükkanda
maket
yapan tek kişi, ustamdan
sonra bendim. Ustamın
anayasası kız arkadaşların
tüm iyi niyet çabalarına
rağmen bir kez daha
doğrulanmış ve ortaya çıkan
eciş bücüş maketler bırakın
satış değeri kazanmayı, kit
(Parça ) değerlerini bile
yitirmişlerdi. Benim gemim
ise parçaları boyandıkça
yavaş yavaş ortaya
çıkıyordu. Ama aynı zamanda
nefes alma zorluğu ve kesik
kesik, ciğerlerden gelen bir
öksürük, özellikle akşamları
nefes darlığı ile birlikte
peşimi bırakmaz olmuştu.
Ölümü hissetmek…
Gece yarısı, herkesin bilmem
kaçıncı uykusuna daldığı
saatlerde, hayatımızda
refleksleşmiş olan
hareketlerden birini, o
noktadan alıp, düşünerek
uygulama çabasında başarısız
olmak. İnsan oğlunun ana
ihtiyaçlarından soluk alma
hareketini başaramamak.
Derin uykumdan
sıyrıldığımda, hissettiğim
duygu su altında şnorkel ile
yaptığım dalışların, su
üstüne çıkmak
için
harcadığım son saniyelerdeki
telaş duygusundan ibaretti
ama daha korkuncu suyun üstü
hiç gelmiyordu. Güneş
ışıkları yaklaşacağına,
ortalık, gecenin
karanlığındaki kesif
ışıkları bile göremeyeceğim
derecede kararmıştı. O anda
anladım ki yatağımın
içersindeyim ve nefes
alamıyorum. Boğazımdan çıkan
kısık çığlık annelik iç
güdüsünü en üst seviyede
taşıyan annemi ( Belki de
her annede aynı seviyededir
) hemen yatağından koparmış
ve telaşla yanıma
getirmişti. Artık yavaş
yavaş ama adeta
boğulurcasına nefes
alıyordum. Fakat ızdırap ve
yetersiz havanın getirdiği
sonuç beni yine yatağıma
çiviledi. Ciğerlerim adeta
hava yerine sıvı ile
doluydu. Yaklaşık on dakika
süren kriz beni yıkmıştı.
İnanın bu dakikalarda ölmeyi
arzuladığım anlarda oldu.
Zaten kıyısında idim ya,
neyse. Sabah hiç bir şey
olmamış gibi ayağa kalktım.
Annem ve Babam çok
tedirgindiler. Hemen bir
doktora görünmem gerektiğini
söylediler. Ben doktor
sözünü duyunca her zamanki
tavrımla ‘’Hayır
gitmeyeceğim bir şeyim yok
benim'’ dedim ve hemen evden
ayrılıp üniversitemin yolunu
tuttum. Doktora görünmek
istemiyordum çünkü nefes
darlığı ve yaşadığım krizin
sebebinin
Maket
ustamın dükkanında
maket
masası başında geçirdiğim o
güzel dakikaların sonucu
olduğunu algılayabiliyordum.
Düşünsenize
maket
uğraşım elimden alınacak
belki de bir daha oraya
gidemeyecektim. Arkadaşlar
ile ve daha önemlisi ustamla
yaptığım o güzel sohbetler,
hayat hakkındaki o güzel
paylaşımlar zaman zaman
inatlaşmalar ve tabi ki
maket
dünyasından gerçek dünya ya
geri dönmek. Hayır olamazdı,
olmamalıydı. Dersler
bittikten sonra, son
günlerde sıkça yaptığım
gibi,
maket
dükkanının yolunu tuttum.
Gördüm ki, ustam bitirmiş
olduğu iki maketi sürekli
çalıştığımız bir
aksesuarcıya pazarlamaya
çalışıyordu. Yani en zor işi
yapıyor, kendi kişiliğinden
bir şeyler kattığı gemi
maketini yaşamak ve ayakta
kalmak uğruna, asla gerçek
değerini algılayamayacak
olan bir tüccara satıyordu.
Pazarlık devam ederken ben
tezgaha oturup gemi maketime
devam etmeye başladım.
Tüccar ayrıldıktan sonra
Ustam bana döndü ve sert,
kararlı ve kendinden emin
sözlerle ‘’İlerde asla
yaptığın maketleri para
karşılığı satmak zorunda
kalacağın durumlara düşürme
kendini'’ dedi ‘’Maketlerini
satabilirsin ama
gereksinimden dolayı bunu
yaparsan o zaman senin
için
çok değerli olan bu
parçalara, aslında bir kaç
dakika bakıp, kendi
kafasında materyalist bir
değer biçen kişiden hiç bir
farkın kalmaz ve yaptığın
işteki doğal yeteneğini her
geçen gün biraz daha
yitirirsin'’ diye
konuşmasını bitirdi. O gün
kızlar dükkana
gelmeyecekti.Ortalığa derin
bir sessizlik çökmüş ve
sigara dumanı ve rutubet
içeren dükkanda ustamla
gecenin geç saatlerine kadar
maketlerimize konsantre
olmuştuk. Bir ara Laz Bakkal
cam kapıdan kafasını içeri
uzatıp'’ Geç oldu daha
gitmiyor musunuz'’ diye
içeri seslendi. Saate
baktığımda şaşırdım, çoktan
gece yarısı olmuş ve Laz
bakkal kepenkleri indirmişti
bile. Dükkanda çalan
müzik,son saatler içersinde
yakaladığımız tatlı sohbet
havası, neskafe ve benim
asla içmeyip sadece ustamın
içtiği sigaranın yarattığı
sisli ortam, ayrıca
maketçiliğin yarattığı
ekstra sihirli mekan, bizi
gerçek dünyadan çoktan
soyutlamıştı. Alel acele
ustama iyi geceler dileyip
dükkandan eve gitmek üzere
ayrıldım.
Doğrusu sıcak evimi ve
yatağımı özlediğimi
hissetmiştim. Eve
ulaştığımda babam kapıda
karşıladı ve sitem dolu
bakışlarla, hiç olmazsa
telefon açıp geç geleceğimi
haber verebileceğimi
söyledi. Haklıydı. Ama bende
Ustamın borcundan dolayı
kesik olan telefonu
konusunda uzun uzadıya bir
açıklamaya girmek istemedim
o geç saatte.Ve bir daha ki
sefere dikkat edeceğimi
söyleyip yatağıma uzandım.
Babam biraz kaygılı idi.
Tanımadığı bir adamın,
oğlunu bu kadar etki altına
alma kaygısı yanında galiba
kuşaklar arası farklılığı en
üst seviyede yaşadığımız bu
yıllarda ondan daha çok
uzaklaştığımı hissediyordu.
Her zaman belli bir saygı
içersinde olduğum ama adeta
bir arkadaşım gibi her
şeyimi paylaştığım babam
artık kendi dostluğunun bana
yetmediğini görüyor ve beni
koruma kaygısı ile birlikte
kendinden uzaklaşıyor olma
hislerinin verdiği
tedirginlikle ne yapacağını
şaşırıyordu. Ama o her zaman
benim babamdı umarım bunu
biliyordu. Umarım şimdide
biliyordur. Gece,
kanatlarını açıp ta bizleri
kucağına alıp, taaa
yukarılara değil de dipsiz
bir kuyuya düşürdüğü ve o
kuyuda gördüğümüz,rüya diye
adlandırılan, çeşitli
görüntülerin arasından
sıyrıldığımda, bir gece
önceki işkencenin yeniden
başladığını hissetmiş ve
nefes alma çabalarım
içersinde kısık
çığlıklarımla birlikte bu
sefer annemle aynı anda
babamı da yanımda bulmuştum.
Sonraki on-onbeş dakikayı
pek hatırlamıyorum.
Gözlerimi açtığımda
yatağımda idim. Gün
ışımamıştı henüz ama odam
aydınlıktı. çünkü ışığı
yanmaktaydı. Kız kardeşim de
baş ucumda idi şimdi. Annem,
babam ve kardeşim kaygı,
endişe ve korku ile bana
bakıyorlardı. Ben
endişelerini gidermek ve
kendimi bu sıkıntılı
durumdan kurtarmak için
gülümsedim ve yatakta
doğruldum. Ama yüzlerindeki
ifade hiç değişmemişti.
Bu sefer ucuz
kurtulamayacaktım………..
Ayrılık
Maalesef korktuğum başıma
gelmiş ve ailem
maket
uğraşımı sürdürebilmek
için
gittiğim dükkana bir daha
gitmemi yasaklamıştı.
Doğrusu yaşım ve
kişiliğimden dolayı bu
yasağı dinlememek gibi bir
gücüm vardı ama son
geçirdiğim kriz, beni de bir
hayli ürkütmüştü. Aslında bu
krizlerin sebebinin
maket
yaparken bulunduğum ortamdan
kaynaklandığını bende
anlamıştım. Bu yüzden ertesi
gün son derece üzgün bir
şekilde
maket
ustamın yanına gittim. Artık
onun yoldaşı olamayacağımı,
zaman zaman onu ziyarete
gelebileceğimi fakat
dükkandaki ortamın bir
parçası olamamanın beni çok
üzeceğini anlattım. Hiç
ummadığım bir şekilde bana
bakıp gülümsedi ve ‘’çok
kısa bir zamanda bir dost
kazandığıma inanıyorum ve bu
dostluğun bu kadar kolay
biteceğine inanmıyorum'’
dedi. Doğrusu kendinden o
kadar emin söylemişti ki bu
sözleri bende bir an
umutlandım ama önceki geceyi
düşününce bu sözün güzel bir
temenniden ibaret olduğunu
düşündüm. Dükkandan
ayrılmadan önce, ustam, bana
yapmakta olduğum ‘’La
Sirene'’ isimli gemiye ait
tüm parçaları ve maketin
yapımında gerekli olacak
olan aletleri paketledi ve
koltuğumun altına sıkıştırıp
şöyle dedi ‘’ Bu gemi
senindir, sen ben olmadan da
bu gemiyi yapıp bitirecek
yetenektesin ama şunu unutma
yaptığımız her gemide o an
yaptıklarımız,
düşündüklerimiz ve
konuştuklarımızın bir izi
vardır. Bu yüzden bu gemiyi
burada bitirmeni, gerçek
maket
seven iki dostun sohpet
ortamında oluşan potada
yoğuracağın yeteneğinle
finale ulaşmanı isterdim'’
dedi ve ekledi ‘’ unutma 1
ay sonra Hilton Convention
salonunda BOOT Show da
maketini sergilemek
istiyorum'’ Buna
inanamıyordum maketim BOOT
SHOW da sergilenecekti.
Tahmin edersiniz ki
uçarcasına dükkandan çıkıp
evde kendime ayırdığım bir
köşede geminin son
parçalarını boyamaya
başladım hemen. Artık
geminin parçalarını
birleştirme aşamasına az
kalmıştı ve ben bu işlemi de
başarı ile bitirip Ustamın
yüzünü kara çıkarmayacak bir
sonuç elde etmeliydim.
Bakalım başarabildim mi ?
Geriye dönüş
Boat Show da yapmakta olduğum
maket
geminin ( Aslında 1600 lü
yıllara ait olan kalyonun )
sergilenecek olması, benim
için
gerçekten büyük bir adım
sayılırdı. Maketime ait son
parçaları da boyamayı
bitirmiş, artık parçaları
birleştirme safhasına
gelmiştim. Boat show a
sadece 1 hafta kalmıştı.
Geçen 3 hafta içersinde,
evimde yaptığım çalışmalar
sonucu maketçiliğin belki de
en önemli fakat bir o kadar
da tek düze gelen kısmını
başarı ile bitirmiştim.Tüm
parçaları tek tek
boyamıştım. Kalyonun
parçalarını boyarken
kullanacağım renkler
konusunda fikir almak
için
ustamın dükkanına bir kaç
kez uğramış ve önünden
geçtiğim tezgaha oturamamak,
ellerindeki boyama işlerini
sürdüren grafiker kızlar ile
oturup sohbet edememek ve en
önemlisi
maket
ustamın dostluğundan mahrum
kalıyor olmanın beni ne
kadar rahatsız ettiğini
hissetmek, oradan kısa
sürede ayrılma isteğini
doğuruyordu. Evet, yaklaşık
3 haftadır gece krizine
yakalanmamış ve rahat
uykular uyumuştum. Maalesef
dükkanın ortamının sağlığıma
zarar verdiği hemen hemen
kesin gibiydi artık….
Maketime ait boyama işlemi
biter bitmez ustamın yanına
gidip yapıştırma teknikleri
hakkında daha detaylı bilgi
aldım. Yine, dükkanda fazla
kalmadan ama yapıştırma
işleminde kullanacağım Japon
yapıştırıcısını da ustamdan
istemeyi ihmal etmeyerek
dükkandan ayrıldım. Eve
gelip bir süre dinlenip
kardeşimle bir süre sohbet
ettikten sonra, hemen her
akşam yaptığım gibi
maket
masamın başına geçip,
kalyonumun ilk etap
yapıştırma işine giriştim.
ıki parçadan ibaret ana
gövdeyi ve alt güverteyi
birbirine yapıştırmak
geminin görünümü ve daha
sonra yapıştırılacak olan
sayısız parçanın dengeli bir
şekilde oturması
için,
son derece dikkat isteyen
bir yapıştırma işlemi idi ve
işlemin tamamlanması
dakikalar aldı. Japon
yapıştırıcısı tüpleri ardı
ardına kullanılıyor ve
ortamda sert keskin ve biraz
da rahatsız edici bir koku
bırakıyordu. Ama ne
yapabilirdim ki ? En hızlı
ve bir o kadar da güçlü tek
yapıştırıcı o değil mi idi.
Peki benim
için
ne kadar daha öyle olacaktı
???? !!!!
Gece yarısını geçiyordu
yatağıma uzandığımda,
kendimi çok yorgun
hissediyordum. Bir an önce
uyumak
için
adeta gözlerimi sıkıyor,
fakat her dakika artmakta
olan ve ciğerlerimin içini
adeta su ile doluymuş gibi
hissettiren bir nefes
darlığı, 3 hafta kadar
öncesi yaşanmış bir kabusu
gözlerimin önüne yeniden
seriyor ve ben anne ve
babamı henüz uykuya
dalmadığım ve ayakta olmamın
getirdiği şansla, haykırarak
yanıma çağırıyor ve derhal
en yakın hastanenin acil
servisine oksijen desteği
için
götürülüyorum….. Ertesi
sabah sevinçten nerdeyse
çıldırıyor ve hastanede
kontrolümü yapa doktora
sarılmamak
için
kendimi güç tutuyordum.
Nefes arlığı krizinin sebebi
bulunmuştu. Japon
yapıştırıcısı… Yoğun olarak
solunduğu taktirde bazı
hassas vücutlarda solunum
zorluğu çekmek gibi bir
rahatsızlık meydana
getirebileceği bilinen bu
yapıştırıcı içindeki
kimyasal yapıdan kaynaklanan
alerjik solunum zorluğu
yaratıyor olmasından dolayı
belli kişilerce ve belli
ortamlarda kullanımı
yasaklanmıştı. Tabi
hastaneden ayrıldıktan
birkaç saat sonra Japon
yapıştırıcısı kullanımı
maket
ustamın dükkanında da
yasaklanmış her nekadar
maket
parçaları eskisi kadar çabuk
yapışmayacak olsa da Ustam
bu durumdan zerre kadar
gocunmamış tam tersi benim
tekrar dükkana dönecek
olmamdan o kadar mutlu
olmuştu ki Bu dükkanda Japon
yapıştırıcısı kullanmak
yasaktır yazısını kendi
elleri ile asıp etrafını
güzel renklere boyamıştı. O
gün, evdeki bütün boyanmış
maket
parçalarını dükkana getirdim
ve tezgahın üstüne her zaman
çalıştığım yere
yerleştirdim. Dükkan ayrıca
güzelce havalandırılmış,
temizlenmiş ve bütün Japon
yapıştırıcı stoku kırtasiye
ye geri iade edilip yerine
Japon yapıştırıcısı
türevinde olmadığından emin
olunan yapıştırıcılar ile
değiştirilmişti. O akşam
geri dönüşüm tüm
çalışanlarca kutlandı. Ustam
demli çayını yudumluyor Laz
bakkal çok sevdiği Efes
pilsen birasını içiyor,
kızlar ve bende
meşrubatlarımızı dar boğazlı
şişelerden yudumluyorduk.
Herkes çok mutluydu ama
ençok ben ve ustam
sevinçliydik.
Artık geri dönmüştüm.
Ya Boat Show. Oda bir dahaki
sefere.
Boat Show
Artık düzenli olarak ustamın
atölyesine devam etmeye
başlamıştım. Yapmakta
olduğum gemiyi Boat Show un
başlama tarihinden önce
yetiştirmeli idim ve sadece
bir kaç günüm kalmıştı. Bir
süre dükkandan-atölyeden
uzak kalmak maketimi
zamanında bitirebilmek adına
beni zora sokmuştu. Hem
üniversiteye devam etmek,
hem Hilton otelinde bir
dükkanda satış sorumlusu
olarak çalışmak ( Bilmem
bahsetmiş miydim ama
aynı'’zamanda part time
olarak Hilton otelinde bir
dükkanda Lüle taşı pipo ve
hediyelik eşya satıyordum )
ve ayrıca
maket
işini sürdürmek beni bir
hayli zorlamaya başlamıştı.
Gerçi hayatım o kadar dolu
ve renkli geçiyordu ki
fiziksel yorgunluk dışında
pek bir şikayetim yoktu.
Ustam gemiyi yetiştirebilmem
konusunda elinden geldiğince
bana yardımcı olup bildiği
teknikleri bana gösteriyordu
ama ben onun yaptığım makete
müdahale etmesine izin
vermiyordum O da bu isteğime
saygı ile karşılık verdiği
gibi benimle de aynı fikirde
idi. Ona göre yaptığımız
maketler bizlerin birer
parçası idi aslında.
Maket
yaparken, duygularımızı;
öfkemiz, sevgimizi, aşk ve
dostluklarımızı, üzüntümüzü
kısacası her duygumuzu o
minik plastik, metal ve
ahşap parçaların içersine
gömüyor ve hepsini
yapıştırıp boyayıp süsleyip
insanların beğenisine
sunuyorduk. Ama
kullandığımız teknikler ve
boyama metotları ile üzüntü,
öfke, kırgınlık gibi
maketimize yansıttığımız
kötü duygularımızı fırça
darbeleri ile kapatabiliyor
aynı zamanda negatif
duygularımızdan da
sıyrılabiliyorduk. Kısacası
maket
yapmak ( belki de bir
şeylerle özellikle el
sanatları ile uğraşan her
kişi gibi ) bizlere bir nevi
ruhumuzu temizleme şansı
veriyordu. Tabi ne kadar
pozitif yükle dolu olursak
maketlerimiz o ölçüde daha
güzel ortaya çıkıyor, aksi
taktirde bol bol fırça ve
tasfiye darbesi maketimizi
süslüyordu. Boat show un
başlamasından bir gün önce
artık maketimi bitirmek
için
bir kaç saatlik bir çalışma
yapmam gerekiyordu. öğlen
saatlerinde üniversiteden
ayrılırken sevdiğim bir kaç
arkadaşıma davetiye verip
ertesi gün maketimi
görmeleri
için
davette bulundum. Doğrusu
çok heyecanlı idim Boat Show
o günlerde Hilto Convention
fuar salonlarında
yapılıyordu ve ben Hilton da
çalıştığım
için
fuar merkezine girmek çok
kolay olacaktı. Bu arada
maket
ustam fuara katılan bir
firma ile yaptığı anlaşma
ile bizim ürünlerimizde
stantlarına koyma izni
almıştı. Tek sıkıntı benim
gemim onun ürünü gibi
sunulacaktı. Varsın olsundu
önemli olan gemim
sergilenecekti ya. Bütün
gece nerdeyse sabaha kadar
uğraşıp maketimi bitirdim ve
ustamın çoktan eve gitmiş
olduğu boş atölyenin
kapısını kilitleyip uykulu
gözlerle, karanlık, sessiz
ve boş sokaklardan geçerek
evimin yolunu tuttuğumda tek
düşüncem bir an ince
yatağıma uzanıp iyi bir uyku
çekmekti. Aynı gün öğlen
vakti büyük an gelmişti.
Stant no sunu aldığım ustam
orda olamayacak ve benim
tanımadığım firma sahipleri
gemimi sergileyeceklerdi. Ve
ben kendimi maketi yapan
kişi olarak
tanıtamayacaktım. Ama tabi
ki arkadaşlarıma gemimi
gösterebilmek bile gurur
vericiydi. üç değerli
arkadaşım fuarı gezmek
için
gelmiş ve girişte beni
bekliyorlardı. O kadar
heyecanlı idim ki başka hiç
bir standı ziyaret etmeden
arkadaşlarımla birlikte
gemimin sergilendiği standa
doğru yöneldim..'’Malesef
beni ve arkadaşlarım kötü
bir sürpriz bekliyordu. Bir
kaç aydır özene bezene
uğraştığım
maket
ustamın 4 gemisi arasında
yer almıyordu. Doğrusu büyük
bir hayal kırıklığı
içersinde idim. Arkadaşlarım
beni teselli etmeye
çalışırken birden arka
planda, son derece kötü bir
yerde
maket
gemimin korunması
için
koyduğumuz
camekan
içersinde durduğunu gördüm.
Bir anda hem sevinmiş hem de
standı düzenleyen kişilere
çok kızmıştım.
Arkadaşlarımla arka tarafa
doğru ilerlerleyip gemimi
daha yakından incelemeye
başladık. Doğrusu çalışmamı
çok beğenmişlerdi. Fakat bu
kadar iyi bir çalışmanın ve
gösterişli bir geminin neden
arka planda nerdeyse
görülmeyecek bir yere
konulduğunu onlarda merak
etmişlerdi. üzerinde fiyat
etiketi bile yoktu. En
sonunda dayanamayıp stant
görevlisi olduğunu anladığım
kişiye yanaşıp şöyle dedim
‘’ Beyefendi, bu arka plana
koyduğunuz gemi gerçekten
çok güzel bir çalışma gibi
duruyor. Neden böyle geri
planda olduğunu merak
ettim'’ dedim. Görevli derin
bir soluk alıp şöyle dedi.
‘’ Delikanlı, Boat Show
açılışı yapıldıktan bir saat
kadar sonra gemi satıldı. Ve
satıldıktan sonrada o kadar
ilgi gördü ki artık o gemi
ile ilgilenmekten
diğerlerinin satış şansı
azalınca böyle bir yola baş
vurduk'’ demez mi…
Arkadaşlarımın anlattığına
göre, gözlerim fal taşı gibi
açılmış, yüzüme konan gülüş
tüm dişlerimi ortaya
çıkarmış ve görevlinin
tepkimi görmemesi
için
o kadar hızlı bir şekilde
standı terk etmişim ki,
sprinterlere taş
çıkarırmışım doğrusu. Ertesi
gün ustamın tebriklerini
kabul ediyor ve stant ta
duran firma yetkilileri ile
tanışıyordum. Çok gururlu
idim. Ama ustam da en az
benim kadar gururlu ve mutlu
idi. Onun gözlerinde adeta
bir babanın oğluna
bakarkenki gurur ve
mutluluğu okuyordum. Ama bu
bakışlar ancak babalık
duygusu yaşayan bir insanda
olabilir diye düşündüm bir
an. Sonrada aslında bu
adamın, ustamın özel hayatı
hakkında çok fazlada bir şey
bilmediğimi düşündüm. O
akşam evde de kutlama vardı.
Babam, annem ve kardeşim
başarımdan dolayı çok mutlu
olmuşlar ve beni
kutluyorlardı. Babam artık
ustam hakkındaki ön
yargılardan sıyrılmış ona
karşı daha olumlu bakar
olmuştu. Ben …,'’ çok
mutluydum gerçek anlamda bir
başarı elde ettiğimi
algılıyor ve bunun keyfini
yaşıyordum. Ya ustam
yapayalnız ne yapıyordu
acaba. Mutluluğunu kimle
paylaşıyordu. Geçmişte de
hep böyle yalnız mıydı ki.
Ustamın geçmişi :
Boat show da ki başarımız
sonrası bir anda siparişlere
boğulmuştuk. Ustam bir hayli
sevinçli ama birazda
endişeli idi. Siparişler
iyiydi ama dükkanın
masrafları çok fazlaydı ve
el emeği göz nuru
çalışmalarımız yinede çok
karlı satılamıyordu. Dönem
enflasyonun gemi azıya
gittiği dönemlerdi. Dükkan
sahibi Kiraya % 100 e yakın
zam istemişti. Ustam artık
dükkanı nı kapamayı
düşünüyordu. Peki bundan
sonra ne yapacaktı. Çözüm
Laz bakkaldan geldi. “Neden
tezgahını evine
taşımıyorsun” diye sordu
Ustama. Bir kaç gün sonra
ustam kararını vermiş ve
atölye yi evine taşımıştı.
Evi dükkana sadece 50 metre
mesafede 3 oda bir salon tek
başına yaşayan bir insan
için
bir hayli geniş bir mekandı.
Bir odayı atölye ye
dönüştürmüş ve çalışmalarını
orda sürdürmeye başlamıştı.
Tabi bende artık sıkı sık
evine gider olmuştum.
Dükkanındayken de bir kaç
kez evine misafir olmuştum.
Hatta bir arkadaşım parti
verecek bir yer bulamamış
bende bunu ustama
söylediğimde ” Neden benim
evi kullanmıyorsunuz ?
Partiyi benim evimde
verebilirsiniz” demiş ve
bizde harika bir parti
yapmıştık doğrusu. O gün
Ustamın salonunda bulunan
dolaptaki, içki şişeleri
benim, benim olduğum kadar
arkadaşlarımın da dikkatini
çekmişti. Bu arada evinde
parti verebilmemizi tek bir
şarta bağlamıştı. Alkol
almak yasaktı. Dolaptaki
şişelere bu yüzden herkes
şöyle bir bakmıştı doğrusu.
Ama o kadar. Yalnız ben
samimiyetimizden dolayı daha
dikkatli bir şekilde
şişeleri incelemiş ve hemen
hepsi daha önce açılmış ve
yarım duran bu çeşitli
markadaki viski, şarap,
votka şişelerinin boşalmış
yerlerinden dikkatlice
işaretlendiğini ve hepsinin
üzerinde aynı tarihin yazılı
olduğunu gördüm. Yaklaşık 5
sene öncesinin tarihleri
vardı şişelerin üzerinde.
Bir keçeli kalemle dikkatli
bir şekilde yazılmışlardı,
el yazısı ile. Parti
yapıldıktan bir kaç gün
sonra tezgah başında yeni
siparişlerden bir gemiyle
uğraşırken birden ustama
soruverdim. ” Dolapta duran
o şişeler neden yarım ve
üstündeki sınır çizgileri ve
tarihlerin anlamı ne” diye.
Uzun bir sessizlik oldu.
Ustam yapmakta olduğu
maketten, kafasını
kaldırmamıştı bile. Tam
sorulmaması gereken bir soru
sorduğumu ve cevap
alamayacağımı düşünürken,
birden ustam sert bir tonla
ama adeta utanırcasına
geçmişinin gizemiyle ilgili
perdeyi aralayıp itirafta
bulundu : ” Ben alkoliktim”
dedi ve sustu kısa bir süre
için.
Sonra devam etti ” Yaşadığım
acıları alkolle kapatmak
istedim uzun bir süre, iyi
bir aile reisi idim
geçmişte, bir bankanın
sigorta bölümünde müdürlük
yapıyordum” diye devam etti.
O gece Ustam hiç susmadı.
Artık salona geçmiştik. İlk
evliliğini, doğan çocuğunu,
çok da severek evlenmediği
kişiyi, evliliğini
sonlandırmasını ilk gerçek
sevgisini ve bu aşk sonucu
yaptığı ikinci evliliği
anlattı bana. Bunları
anlatırken kah oturuyor, kah
ayağa kalkıyor, kah
salondaki dolabın üstünde
duran şişelere gidip bir
tanesini eline alıyor sanki
özlemle bakıp sonrada hiddet
ve öfkeyle yerine koyuyordu.
Doğrusu biraz tedirgin olmuş
ve ürkmüştüm. Ustam artık
tanıdığım bildiğim biri
değildi sanki. Sonra çok
mutlu olduğu ikinci
evliliğinin nasıl son
bulduğunu anlattı. Çok
sevdiği eşi onu en yakın
arkadaşı ile aldatmıştı.
Kendi değimi ile şarjörü
tabancaya sürmüş önce
arkadaşını sonra eşini
öldürmek
için
harekete geçmiş. Tabancayı
arkadaşının kafasına dayayıp
bir kaç saat o vaziyette
durmuş fakat tetiği
çekememiş….. Ama bence
tetiği kendine çekmiş ve o
gün kendini alkole vermiş.
İkinci eşinden ayrılmış.
Hayata küsüp kaçışı alkolde
bulmuş. Nerdeyse her gün
sarhoş gittiği bankadan
çıkarılmış. Ve o kendini
daha da çok içkiye vermiş.
Sonunda Ustamın babası
çareyi, onu, Bakırköy Ruh ve
Sinir hastalıkları
hastanesine yatırmakta
bulmuş. Sonrası mı ? Ustam
karşımdaydı işte. Uzun bir
tedavi döneminden sonra
hastaneden çıkmış ve bu
günlere gelmişti. O gece,
geçmişi ile ilgili
açıklamaları ve detayları
bana anlatırken, karşımdaki
insanın aslında ne büyük
zorluklar çektiğini ne kadar
algılayabilmiştim acaba. Ama
bildiğim kesin bir şey vardı
Ustam güçlü ve saygı
duyulası bir insandı. Her
şeye rağmen hayata
bağlanabilmiş kendine
geçimini sağlayacak bir
uğraş bulmuş ve alkol
illetinden sıyrılabilmişti.
Ya onun deyimiyle gerçek
aşkı ? Ya ilk eşinden olma
çocuğu ?
Yazar: Tuğrul AKARSU
Devam
edecek....